.:: TDV İslâm Ansiklopedisi - TEBDİL GEZMEK ::.

cilt: 40; sayfa: 214
[TEBDİL GEZMEK - Mehmet İpşirli]


hasekisi, I. Abdülhamid şerif, III. Selim delilbaşı, kalyoncu, zaîm kıyafetleriyle dolaşmıştır. Padişahlar tebdile çıkarken onlara refakat edenler de farklı kılıklara bürünürdü. IV. Murad tebdil gezilerinde vezîriâzamını, bazan musahibini yanına alırdı.

Padişahlar tebdilikıyafetle ava çıktıklarında gördükleri olumsuzluklara müdahale eder, tedbir alınmasını emreder, bazan rastladıkları bu davranışlar yüzünden ölüm dahil ağır cezalar verirlerdi. IV. Murad’ın Maltepe menzilinde tebdil gezerken sefer hazırlıklarını yetersiz bulduğu Cigalazâde Mahmud ve Yûsuf, Sultanzâde Mehmed ile Vezir Mustafa paşaların sürgüne gönderilmesini emretmiş (Naîmâ, II, 760), Bağdat seferi sırasında tesadüf ettiği tütün içen on dört neferi cezalandırmıştır. III. Mustafa da rastladığı bir sefâret tercümanının kimliğini araştırarak onun ricâl konaklarına gidip casusluk yaptığını anlayınca katlini istemiştir. Aynı padişah, sarı mest ve renkli elbise giymeme yasağına uymayan bir hıristiyan ekmekçiyi ve bir yahudiyi görünce ölümle cezalandırmıştır. Padişahları tebdil gezerken tanıdığını belli etmek, onlarla konuşmak, arzuhal sunmak âdet değildi; böyle davrananlar ağır şekilde cezalandırılırdı. III. Mustafa’nın tebdil gezilerine dair örnekler veren Şem‘dânîzâde, “Bir padişahın sırf haşmet olsun diye şehirde tebdil gezerken hiç olmazsa bir bî-edebi katl veya başka bir şekilde te’dib ve sebepli sebepsiz bir diğerini olmayacak bir ihsanda bulunarak ihya etmelidir, böylece herkes edebini takınıp keremini umar olsun” derken tebdil gezmenin bir başka vechesine işaret eder (Müri’t-tevârîh, II/A, s. 35).

İç ve dış bunalımların Osmanlı Devleti’ni ciddi anlamda sarstığı dönemlerde hükümdarlık yapan I. Abdülhamid ve III. Selim’in sıkça tebdile çıkıp halkın nabzını tutmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. İktidarlarının meşruiyet araçlarından biri olarak tebdilin kullanılmasının özellikle reformcu hükümdarlar döneminde daha sık görülmesi şaşırtıcı değildir. I. Abdülhamid’in ulemâ kavuğu üzerine yeşil destar sarıp maiyetine silâhdar ağa, mâbeyin ağaları ve çavuşlardan bazılarını alarak sur içi İstanbul’unu, çarşı pazarları ve kapanları teftiş ettiği, bu gezilerin sabahleyin başlayıp ikindi vaktine kadar sürdüğü, bunun ardından İstanbul halkına, çarşı ve pazarlara dair sert emirler çıkardığı belgelerden anlaşılmaktadır. III. Selim’in tahta cülûsundan itibaren aksaklıkları, yolsuzlukları kontrole özel bir önem verdiği bilinmektedir. Tebdilikıyafetle Kızkulesi’ni teftiş eden III. Selim kule dizdarının görev başında olmadığını görünce bulunup denize atılmasını emretmiş, araya girenlerin ricası üzerine canını bağışlayarak görevinden uzaklaştırmıştır. Bir defasında Baruthâne-i Âmire’ye gittiğinde kendisini tanımayan görevlilerin şikâyetlerini duyunca durumlarının iyileştirilmesini istemiştir. Bu arada sıkça tebdil gezmesinin tehlikelerinden bahseden Şeyhülislâm Mehmed Şerif Efendi’yi azletmiştir.

II. Mahmud’un da halk arasına karıştığına, Tophâne-i Âmire’de top dökümünü seyrettiğine, ateş tâlimi ve topların süratiyle ilgilendiğine dair kayıtlar vardır. Tanzimat dönemiyle birlikte padişahlar artık bu tür uygulamalara başvurmamıştır. Tebdil gezme esas itibariyle padişahlar hakkında kullanılmakla birlikte sadrazam, yeniçeri ağası, subaşı, nâib gibi yetkililer teftiş maksadıyla tebdilikıyafete başvurmuştur. Tebdil gezme sırasında sayıları on ikiyi bulan tebdil hasekileri padişahın maiyetinde bulunur, belli zamanlarda bunlar kıyafet değiştirip İstanbul’da dolaşır ve gizli emirlerle vilâyetlere gönderilirdi. Kayıkla tebdilikıyafet gezen padişahın kayığını çeken kürekçilere “tebdîl-i hümâyun hamlacısı” denilmiş, tebdille Boğaziçi’nde bindiği kayığa da “tebdil piyadesi” adı verilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Topçular Kâtibi Abdülkadir (Kadrî) Efendi Târihi (haz. Ziya Yılmazer), Ankara 2003, I, 9, 325, 375, 378, 396, 529, 533; II, 692, 767, 871, 999-1000, 1173; Kâtib Çelebi, Fezleke, II, 9; Naîmâ, Târih (haz. Mehmet İpşirli), Ankara 2007, II, 614, 760, 828, 852, 869-870, 874, 876, 980; Şem‘dânîzâde, Müri’t-tevârîh (Aktepe), II/A, s. 12, 35; Taylesanizâde Hâfız Abdullah Efendi Tarihi: İstanbul’un Uzun Dört Yılı: 1785-1789 (haz. Feridun M. Emecen), İstanbul 2003, s. 52-53; Câbî Ömer Efendi, Târih (haz. Mehmet Ali Beyhan), Ankara 2003, I, 342, 453, 941-942; Vekāyiname, TTK Ktp., nr. 58, tür.yer.; III. Selim’in Sırkatibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme (haz. V. Sema Arıkan), Ankara 1993, tür.yer.; Uzunçarşılı, Saray Teşkilâtı, s. 59-61, 475; Danişmend, Kronoloji, III, 391-392; IV, 67, 442-443; Fikret Sarıcaoğlu, Kendi Kaleminden Bir Padişahın Portresi: Sultan I. Abdülhamid (1774-1789), İstanbul 2001, s. 47-51; Necdet Sakaoğlu, “Tebdil Gezmek”, DBİst.A, VII, 230-231.

Mehmet İpşirli  


TEBENNÎ

(bk. EVLÂT EDİNME).  


TEBERDAR

(bk. BALTACI).  


TEBERRÎ

(التبرّي)

İmâmiyye Şîası’nın devlet başkanlığı, dolayısıyla siyasî hâkimiyet konusunda kendileri gibi düşünmeyenlerle ilişkiyi kesmesi anlamında bir terim.

Sözlükte “hastalıktan kurtulup şifa bulmak; sevilmeyen biriyle ilgiyi kesip ondan uzaklaşmak” anlamlarındaki ber’ (bür’, bürû’) kökünden türeyen ve aynı mânaya gelen teberrînin (teberrü’) karşıtı “sevmek, severek bağlanmak” anlamına gelen velâyet kökünden türeyen tevellîdir (Farsça’da bu kelimeler teberrâ ve tevellâ şeklinde kullanılır). Terim olarak teberrî (berâet) “İmâmiyye Şîası’nın devlet başkanlığı, dolayısıyla siyasî hâkimiyet konusunda kendileri gibi düşünmeyen kişi ve zümrelerle ilişkisini kesmesi”, tevellî ise “bu hususta kendileri gibi düşünenlerle dostluk içinde bulunması” demektir. İlk İslâmî gruplardan Hâricîler, Hz. Ali başta olmak üzere bütün düşmanlarından ilgilerini kestiklerini beyan ederek teberrî anlayışını yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Ezârika’nın kurucusu Nâfi‘ b. Ezrak’ın kendisiyle birlikte savaşa katılmayanlarla ilişkisini kestiği, fakat daha önce bunları benimseyip sevenlerden teberrî etmediği, Necde b. Âmir’e mensup olanların Ebû Füdeyk’ten teberrî ettikleri, Yezîdiyye’nin Muhakkime-i Ûlâ’yı ve İbâzıyye’yi sevip benimsediği, bazı bid‘atçılardan ise teberrî ettiği (Eş‘arî, s. 86-87, 92, 103) dikkate alındığında teberrî ve tevellî yöntemlerinin Hâricîler arasında erken dönemlerden itibaren kullanıldığını söylemek mümkündür. İmâmiyye Şîası’nın teberrî anlayışı ise değişik merhalelerden geçerek bir mezhep prensibi haline gelmiştir. Şiî kaynaklarında, başta Hz. Ebû Bekir ile Ömer olmak üzere Hz. Ali’nin “düşman”larından ilk teberrî eden ve onların küfre girdiğini söyleyen kişinin Abdullah b. Sebe olduğu ileri sürülür (Kummî, s. 20; Nevbahtî, s. 19). Hz. Ali ve Muâviye taraftarlarının birbirini itham etmeleri Ali’nin vefatından sonra devam etmiş, bir taraftan Ali muhaliflerinin küfre girdiği ileri sürülürken diğer taraftan onun ve mensuplarının idarede yetersiz olduğu söylenmiştir. Bu dönemde Hz. Ali taraftarları, Muâviye ve yandaşlarıyla ilgili teberrîlerini siyasî propaganda aracı şeklinde kullanıyor, ilk iki halifeye yönelik teberrîlerini, onların Hz. Ali’ye Allah tarafından verilen hakkın kullanılmasına engel olmaları iddiasına dayandırıyordu. Aynı devirlere ait İmâmiyye



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir